Kaman Masaj Salonu Hizmeti Ebru

Kaman Masaj Salonu

Kaman Masaj Salonu

Sonrasında üç mil yükseklikte sürekli esen bir rüzgâr, semande

bir kıvrım çizip, paraşütçüyü aşağıya doğru indirdi; denizdeki

mercan kayalıkları ve lagünü çaprazlama aşarak, dağa doğru

sürükledi onu. Adam düştü ve paraşüt, dağın yamacındaki

mavi çiçekler arasında buruş buruş oldu. Ama o yükseklikte

de tatlı bir rüzgâr olduğu için, paraşüt çırpınıp kabardı, sağa

sola çarptı, çekiştirildi. Böylece adam, ayakları arkada

sürünerek, dağın doruğuna kaydı. Rüzgâr her esişinde,

paraşütçüyü adım adım, mavi çiçeklerin, büyük kayaların,

kırmızı taşların arasından yukarıya doğru çekti; ta ki

paraşütçü, dağ doruğunun paramparça kayaları üstünde

yığılıp kalana kadar. Burada süre süre esen rüzgâr,

paraşütün iplerini birbirine doladı, salkım saçak etti.

Karmakarışık iplerle bağlanan adam, miğferli başı dizlerinin

içinde, oturakaldı. Bir esinti olunca, ipler geriliyor ve bir

rastlantıdan doğmuş bir çekişle adamın başı kalkıyor, gövdesi

doğruluyor, bir şeyler görmek istercesine dağın dik

yamacından bakar benzer biçimde oluyordu. Sonrasında esinti azalınca ipler

gevşiyor, adam gene öne doğru eğiliyor, başı dizlerinin

arasına düşüyordu. Böylece yıldızlar gökyüzünde ilerlerken,

bu adam biçimi dağın doruğunda oturup kaldı; doğrulup

doğrulup öne doğru eğildi hiç durmadan.

Kaman Masaj Salonu

Sabahın alacakaranlığında, dağ yamacının birazcık aşağısında,

bir kayanın yanında gürültüler duyuldu. İki çocuk bir çalı

çırpı ve kuru yaprak yığınının içinden yuvarlanıp çıktılar. İki

belirsiz gölge, uykulu uykulu mevzuşuyorlardı birbirleriyle.

Ateşin başlangıcında görevli olan ikizlerdi bunlar. Kurallara göre,

biri uyurken, öteki nöbet tutmalıydı. Ne var ki, beraber değil

de tek başına bir iş yapmaları gerekince, ikizler akıllı

davranamazlardı bir türlü. İşte bu nedenle, ikisinin de tüm

gece uyanık kalmasının yolu olmadığı için uyumuşlardı.

Esneye esneye, gözlerini ovuştura ovuştura, buralarda

yürümeye alışık adımlarla, işaret ateşinin yakıldığı kara

lekeye doğru ilerlediler. Oraya varınca, esnemeler kesildi.

İkizlerden biri hızla geri koşup, çalı çırpı ve yaprak getirdi.

Öteki çömeldi.

“Sönmüş galiba.”

Eline verilen değneklerle şurayı burayı karıştırdı.

“Hayır.”

Yere yattı; dudaklarını kararmış yere yanaştırdı, hafif hafifçe

üfledi. Kızıl bir ışıkla aydınlanan yüzü görüldü.

“Sam… Ver bizlere…”

“… Kuru odun.”

Eric eğilip, ateş parlayıncaya kadar gene üfledi. Sam oraya

bir parça kuru odun, bir de dal koydu. Parıltı arttı, dal tutuştu.

Sam, birçok dal daha yığdı ateşin üstüne.

“Hepsini yakma” dedi Eric. “Fazla dal koyuyorsun.”

“Isınalım.”

“fakat daha odun getirmeliyiz o süre.”

“Ben üşüyorum.”

“Ben de.”

“Üstelik…”

“… Karanlık. Peki öyleyse.”